Avon Kozmetik Ürünleri Sanayi ve Ticaret
A.Ş. Pazarlama Müdürü Binnaz Dinçer,
satış potansiyeli açısından büyük
şehirler ile Anadolu şehirleri arasında
büyük farklılıklar olmadığını belirtti.
Türkiye’de kadınların daha çok makyaja
önem verdiğini, bu yüzden satışlarda
makyaj ürünlerinin ön planda olduğunu
söyleyen Binnaz Dinçer, “Kadın her yerde
kendine bakıyor ya da en azından kendine
bakan kadın bizim müşterimiz oluyor.
Satış potansiyeli açısından bir fark
yok” dedi.
Dinçer, doğrudan satış sektöründe
faaliyet gösteren Avon’un, 2003 yılı
sonu itibariyle Türkiye’de 100 bini
aşkın temsilcisi bulunduğunu söyledi. Bu
rakamın beklentilerinin altında bir
rakam olduğunu, Türkiye’de daha gidecek
çok yol bulunduğunu ifade eden Dinçer,
“Bin nüfusa 3 temsilci gibi bir
hedefimiz var. Dolayısıyla rahatça 200
bin temsilciye ulaşmamız gerekir” dedi.
Binnaz Dinçer, Avon’un 2003 yılının
Mayıs ayında Eczacıbaşı ile olan
ortaklığını bitirdiğini anımsatarak,
Avon yönetiminin Türkiye’den çok şey
beklediğini dile getirdi. Binnaz Dinçer,
2003 yılını iyi kapattıklarını
belirterek, bunda dövizde çok fazla
dalgalanma yaşanmamasının payının büyük
olduğunu vurguladı.
“KADIN HER YERDE KENDİNE BAKIYOR”
Dinçer, Türkiye genelinde, büyük
şehirler ile Anadolu şehirleri arasında
satış potansiyeli bakımından büyük
farklılıklar olmadığını belirterek, şu
görüşleri dile getirdi: “Kadın her yerde
kendine bakıyor ya da en azından kendine
bakan kadın bizim müşterimiz oluyor.
Satış potansiyeli açısından bir fark
yok. Hatta daha orta çaplı şehirlerde
daha başarılıyız. Çünkü büyük şehirlerde
alternatif çok ama orta veya küçük
şehirlerde alternatif az olduğu için
Avon daha cazip geliyor. Fiyatları da
uygun olduğu için tercih ediliyor.”
Binnaz Dinçer, Türkiye’de kadınların
daha çok makyaja önem verdiğini, bu
yüzden satışlarda makyaj ürünlerinin ön
planda olduğunu söyledi. Kadınların en
çok satın aldığı ürünün ruj ve göz
kalemi olduğunu kaydeden Dinçer, cilt
bakımının da bazen para bazen de
eğitimsizlik nedeniyle pek tercih
edilmediği dile getirdi.
Dinçer, satış temsilcilerinin yüzde
95’inin bayanlardan oluştuğunu
belirterek, başarının bölgeyle değil
kişinin performansıyla ilgili olduğuna
işaret etti.
AA
İki kadın
iki hayat
ELİF ŞAFAK
İsmi Nurhayat. Ya da benim ona verdiğim
ad bu. Temizliğe gidiyor evlere haftanın
beş günü. Kocası sakat olduğu ve
sakatlara bu memlekette ikinci sınıf
insan muamelesi yapıldığı için, evin
geçim yükü tamamen Nurhayat’ın
omuzlarında.
Kendini bildi bileli çalışıyor o da. Bir
tek hafta sonları çalışmak istemiyor el
kapılarında, çoluk çocuğuyla geçirecek o
zamanı, kıymetli cumartesi pazarı.
Miskin miskin pinekleyen onca
insanınkinden çok daha kıymetli onun
hafta sonları.
Henüz kırk ikisinde, genç daha. Ama üç
kendinden, geriye kalanlar da çalışmaya
gittiği evlerde olmak üzere on çocuk
büyütmüş şimdiye kadar Nurhayat. Seviyor
çocukları, seviyor işini, seviyor kendi
parasını kazanmayı. Ama işte zaman zaman
gözlerinden okuyorum yılgınlığı. Çok
efkarlanırsa bir sigara yakıyor, ‘sigara
kokusu koltuklardan, kıyafetlerden nasıl
çıkarılır’ da dahil her türlü ev işi
marifetini gayet iyi biliyor Nurhayat.
Pırıl pırıl elinin değdiği her yer. “O
temizlik malzemesi reklamlarında
manikürlü hanımları değil, benim
gibileri oynatmaları lazım gelmez mi?”
diyor.
Nurhayat, bir arkadaşımın arkadaşının
evinde çalışıyor senelerdir. Böyle
tanıştım onunla. Yanında çalıştığı kadın
üç evlilik yapmış şimdiye kadar,
kalburüstü burjuva, kolej mezunu,
ömrünün bir kısmını Avrupa’da, çoğunu da
depresyonda geçirmiş. Sık sık âşık olup,
sık sık terk ediliyor. Her ayrılıktan
sonra başlıyor bir bunalım. Evden
çıkmayıp kutu kutu mendiller dolusu
ağlıyor. Ne zaman böyle çökse, bakıyorum
Nurhayat eline kolonya alıp, bileklerini
ova ova teselli ediyor onu. Bazı bazı
payladığı da oluyor. “Aman sen de, amma
da yaptın F. Hanımcım, dert ettiğin şeye
bak. Giderse gitsin herif, seni sevmeyen
adamı ne yapacaksın ki zaten? Bırak
gitsin. Dert mi bu? Açlık var dünyada
açlık!” Ardından pış pışlıyor Nurhayat
kadını. “Hadi sen otur, ben sana bir
kahve yapayım, iç, şükür de. Yarabbi
şükür.”
İşin tuhaf yanı, arkadaşımın arkadaşına
tesir ediyor bu sözler. Garip bir denge
yakalamışlar seneler içinde. O evde kim
ev sahibi, kim onun hizmetlisi ayırt
etmek zorlaşıyor bazen. Nurhayat gürül
gürül bir karakter. Ne istediğini bilen,
kendini ezdirmeyen; ama yüreği kadifeden
bir Anadolu kadını. Bilmiyor ki Nurhayat,
arkadaşımın arkadaşına ondan çok
kendisini görmeye gidiyorum ben.
Bilmiyor ki Nurhayat, feyz alıyorum
ondan. Senelerdir bu ilişki böyle.
Birkaç gün önce gene uğradım yanlarına.
Ama bu sefer roller tersine dönmüş.
Baktım Nurhayat’ın gözleri kan çanağı.
Arkadaşımın arkadaşı yanında oturmuş,
teselli etmeye çalışıyor onu.
“Hayırdır?” dedim.
“Sorma,” dedi arkadaşımın arkadaşı.
Çekti beni bir kenara. “Öldürülen
gazeteci var ya hani, Ermeni’ymiş.
Tanımaz etmez adamı, ona ağlıyor bizim
deli.” Bakışıyoruz. “Sen konuş da
kendine gelsin,” diyor bana. “Ona ne
elalemden. Öyle her tanımadığımızın
arkasından ağlarsak iyi valla.” Sonra
fısıldıyor kulağıma. “Kastamonulu di mi
bu kadın? Yoksa Nurhayat da mı Ermeni?”
Salona geçip yanına oturdum. “Yazık be,
yazık,” dedi Nurhayat. “Ne zor yetişiyor
di mi bebeler. Ne zor büyüyor, adam
oluyor, eli kalem tutuyor insan.
Ermeni’ymiş. Ne olmuş yani. Hepimiz
Allah’ın kulları değil miyiz? Ne ayrı
gayrımız var. Sonra geliyor bir cahil,
belli ki doldurmuşlar yazık, ah kendini
bilmez, vuruyor adamcağızı.” Kulağıma
eğildi. “Sen şu F. Hanımcımla konuş da
kendine gelsin. Hep depresyon, hep
depresyon. Neymiş, herif bana niye yüzük
almadı, niye lüks yere götürmedi?
Bunlara ağlıyor vallahi. Ulan bak
desene, memlekette neler oluyor desene
şuna. Yazık günah di mi insanlara?..
Açlık var açlık!”
Ağzım açık bakıyorum Nurhayat’a. Burnunu
çeke çeke, işe koyuluyor yeniden.
Mutfakta beni bekliyor arkadaşımın
arkadaşı. “Konuştun mu, kendine
gelmesini söyledin mi?” diyor. “Yok”,
diyorum. “Ben sadece dinledim. Bence sen
de dinle Nurhayat’ı...” |